top of page
  • Yazarın fotoğrafıMusa Gülyazı

KUR'AN NEDEN BEYİNDEN BAHSETMİYOR?



Bu yazı “Non-teist sorular” kategorisinin ilk yazısı olacak. “Non-teist de nedir“ diye soracak olanlara, (ki bende sormuştum) “Nonteizm, çoğu zaman “dinsizlik” anlamına gelen bir kelime olarak kullanılmışsa da sadece ateistleri, agnostikleri, ve agnostik ateistleri tanımlar. Kafanız daha da karıştı değil mi? Anlamı en kolay haliyle “teist olmamak; yani bir Tanrı'nın var olup insanlara müdahele ettiğine inanmamak” demektir. (1) Ve bana göre en temel soru ile başlayacağız. Nasıl olur da insan deyince akla gelen ilk şey olan “beyin” den bütün insanlara ve tüm zamanlara hitab ettiğini söyleyen Kur’an bir kez bile bahsetmez? Kur’an'da neden "beyin" hakkında hiç bilgi verilmeyip sürekli "kalpten" bahsedilmiştir? (2) Madem konumuz beyin o halde beyin kelimesinin kökeninden başlayalım.

“Eski Türkçe méyi veya méŋi “beyin, ilik” sözcüğü ile eş kökenlidir. Bu sözcük Eski Türkçe yazılı örneği bulunmayan *méñi biçiminden evrilmiştir.” (3)


Beyin kelimesini yazılı kaynaklarda en erken 1000 yılından önce Uygurca metinlerde görüyoruz. Kelime eski Türkçe. Elbette dili "Arapça" olan bir metinde kendisinden yüzyıllar sonra ortaya çıkıp kullanılır olmuş farklı dildeki bir kelimeyi aramayacağız. Non-teistler de bunu kastetmiyorlar. Kur’an'da beyni karşılayacak bir kelime, kavram olmadığını söylüyorlar. Düşünme, akıl yürütme gibi işlevleri insan bedeninde beynin yaptığını Kur’an'da ise bu işlevlerin kalp kavramına atfedilerek yanlış bir iddiayı içerdiğini söylüyorlar. Hepimiz elbette beyin ve işlevi hakkında bilgiye sahibiz. Ancak teknik olarak ne aradığımızı ifade etmek adına beyin hakkında farklı yönlerden bilgi vermem gerekli. Daha sonra bağlantı kuracağım beynin bu özelliklerini maddeler halinde sıralayacağım;


1: Baş kısmında; duyma, tatma, görme, denge, koklama gibi duyulara hizmet eden organlara yakın bir noktada bulunan beyin omurgalıların vücudundaki en karmaşık organdır. (3)

2: Beyin (Latincede cerebrum, Antik Yunancada ἐγκέφαλος (enkephalos, “baştaki”), o da ἐν (en, “içinde”) + κεφαλή (kephalē, “baş”) sinir sisteminin merkezi olarak hizmet eden bir organdır.“ (4)

3: İnsan kafatası, insan iskeletinde başı oluşturan kemik yapısıdır. Yüzün yapılarını destekler ve beyin için bir boşluk oluşturur. Diğer omurgalıların kafatasları gibi, beyni yaralanmalardan korur. (5)


Söz konusu beyin olunca doğası gereği oldukça karmaşık bir yapıdan bahsediyoruz. Ve ben böyle durumlarda amacıma odaklanarak adım adım ilerlemeyi seçiyorum. Makalemizin amacı Kur’an’da beyni anlatan ayetleri, kavramları bulmak olduğu için ben de yukarda beyin için bilim literatüründe kullanılan tanım ve ifadeleri Kur’an’da bulmaya çalışacağım. Yukardaki ifadelerden öğrendiğimiz; beyin insan bedeninin baş kısmında bulunuyor. Başta ise göz, burun veya kulak gibi başın dış kısmında değil de başı oluşturan kafatasının iç kısmında bulunuyor. Şimdi Kur’an'da “baş” kavramını arayalım.


Kur’an'da “baş” anlamına gelen iki farklı kelime var. Bunlardan ilki “ra-elif-sin” kökü. (6) “Rasün” şeklinde telaffuz edilen kelime Türkçede kulladığımız “reis” kelimesinin de kökü. Başın vücudun lideri, yöneticisi olmasından hareketle “reis” kelimesi de “önder, yönetici” anlamına geliyor. (7)


Maide 6: Ey iman eden kimseler salat için kalktığınızda yüzlerinizi ve ellerinizi dirseklerinize kadar suyla yıkayın “ruusikum: başlarınızı" ve topuklara kadar ayaklarınızı meshedin ve eğer uzak/cünüp iseniz temizlenin. Hasta iseniz veya yolculuk üzerinde iseniz ve eğer sizden biriniz tuvaletten geldiyse ve yahut "o nisalara" dokunmuşsanız su da bulamazsanız güzel temiz bir yerin yüzeyine yönelin. Yüzlerinize ve ellerinize bundan gezdirin. Allah size darlık kılmayı irade etmez. Fakat sizi temizlemeyi ve size olan nimetini kemale erdirmeyi istiyor umulur ki şükredersiniz.


Maide suresi 6. Ayet salat için gerekli olan temizliğin şartlarının belirlendiği ayet. Ve ayette “başlarınızı meshedin” ifadesi geçiyor. Meshetmek ise “eli birşeyin üzerinde gezdirerek ondaki izi silmek” anlamına geliyor. Bizim aradığımız kavram olarak beyin başın içinde bulunuyordu. Ancak bu ayette “res’in üzerinde elinizi gezdirerek” onu meshedin deniyor. Herkesçe de bilinen bir uygulama olarak ayette sırayla gelen ifadeler ile yüz ve eller dirseklere kadar su ile yıkanıyor ve sonra “res” yani “yüzümüzün dışında kalan başın diğer kısımları” ıslak olan eli üzerinde gezdirerek mesh ediliyor. Açıkça görülüyor ki “res” kelimesi bu ayetin tanımını yaptığı şekliyle baş anlamı olarak yüzün dışında kalan saçların olduğu başın dış yüzeyini ifade ediyor. Kelimenin geçtiği diğer ayetlerde de bu anlam ile çelişen herhangi bir durum yok. Makalemizi çok uzun tutmamak adına aradığımız kelimenin “res” olmadığını ifade etmek için ben bu ayet ile yetineceğim.


Kur’an'da “baş” anlamına gelen bir diğer kelime de “sadr” kelimesi. Toplamda baş anlamına gelen iki kelimeden “res” başın dış kısmını kapsıyor ise ve Kur'an beyinden bahsediyor ise aradığımız kelime “sadr” olmalı.


Sadr: Sad-dal-ra : Herhangi bir nesnenin ön kısmı, göğüs, mızrağın ön veya en üst kısmı, oturma odasının üst veya en üst kısmı, kitabın başı-başlığı, sözün başı, geri dönme, develer sudan geri döndü (9)

Sadr : Okun ön yarısına denir. Sonraları “baş” kelimesi olarak kullanılmıştır. Kur’an’daki “sadırda bulunan kalp” o zamanki biyoloji bilgisinin eksikliği nedeniyle “göğüs” anlamında kullanılmıştır. Sadr, boynun üst kısmı anlamına gelen “baş” demektir. Re’s ise başın saçlı olan kısmıdır. (10)


Sadr kavramının anlamını ilk olarak Müfredattan okuduk. Bir şeyin başı, üstü en üstü gibi anlamların yanında bir de Rağıp El İsfahani “göğüs” anlamını kaydetmiş. Diğer ifadenin sahibi olan Süleyman Karagülle ise kavramın kökünün “baş” demek olduğunu ve diğer kaynaklardaki “göğüs” anlamının ise Kur’an’daki “sadırlarda bulunan kalpler” ifadesinden hareketle kaydedildiğini söylüyor. Ayrıca Osmanlı döneminde "büyük sorumluluk sahibi" anlamına gelen "vezîr-i âzam" tabiri 16. yüzyılın ikinci yarısıyla beraber baş, üst mevki anlamına gelen "sadr" kökeninden türetilen ve başta oturan, yüksek makam sahibi anlamına gelen “Sadrazam” terimine yerini bırakmıştır. Kısacası kavramın anlamı aslında “baş”. Ancak Hac suresi 46. ayetteki “sudurlarda bulunan kalpler” ifadesi sebebiyle başın içinde bildiğimiz anlamda kalp organı olmadığı için çıkış yolu olarak bir de “göğüs” anlamı kullanılmış. Biz de bu ayet ile devam edelim.


Hac 46: Yeryüzünde hiç yolculuk etmediler mi? Onlara kalpler oldu, ki onunla aklederler veya kulaklar, ki onunla işitirler. Zira kör olan o basiretler; gözler değildir kör olan “o sudurların içindeki o kalplerdir”


Bu ayet sorumuzun cevabını bulmak adına kilit bir ayet olacak. Çünkü hem sorunun kendisini içinde barındıyor hem de cevabımız olmasını umduğumuz kelimeyi içeriyor. Ve cevap için bize gerekli olan "kalb" kavramına geçmeden önce görme işlevi konusunda Kur'an'ın bize öğrettiği farklı ayrıntılara bakalım. Hac suresi 46. ayetin mealinde görme-gözler için Kur'an'ın kullandığı kelime "el ebsaru." Ben "basiretler" olarak yazdım. Bunun dışında "el aynn" da gözler için kullanılıyor. Görme işlevi için ise hem "rae" fiili hem de "basir" fiili kullanılıyor. Demek ki iki farklı "görme" mevcut. Fakat "kör olmak, görememek" kavramı için sadece "el ama" kullanılıyor. Ve bu ayetteki "ama" kullanımı "marife" yani "belirli" değil. Her iki "körlükten" sadece birini kapsadığına dair bir belirti yok. Genel bir kullanım var. Kİ Kur'an'da geçtiği diğer ayetlerde kavram her iki anlamda da kullanılmış. Yani ayetteki "kör olmak" fiili hem "aynn" ile "görememeyi hem de "ebsar" ile "görememeyi" kapsıyor. Surenin önceki ayetlerinde Rabbimiz gönderdiği elçilerin yalanlanmasını konu ediyor. Ardından bu ayeti okuduğumuzda ayetin aslında sadece soyut anlamda kör olmayı kastettiğini düşünüyoruz. Ancak Rabbimiz sadece bunu ifade etmek isteseydi "basiret etme" fiilini olumsuz anlamda kullanıp "kör olmak" fiilini hiç kullanmayabilirdi. Ancak "el ama" kavramını kullanarak somut anlamda kör olmayı da konuya dahil ettiğini anlıyoruz. Rabbimiz elçilerini yalanlayan, zulmeden kavimlerin içinde bulunduğu durumu somut anlamda kör olan kimselere benzeterek anlatıyor. Yani ayet hem somut anlamda "kör olmayı" hem de "basiret edememeyi; soyut körlüğü" kapsıyor. Bu bölümde sadece "somut anlamda kör olmayı" işleyeceğiz. Ayetin bütündeki asıl mesajı olan işitmek, akletmek, basiret etmek ve bunların arasındaki bağ sonraki bölümlerin konusu olacak. Şimdi "kalb" kavramına geçelim.


Kalb Kaf-lam-be: Bir nesneyi bir durumdan diğerine, bir işten, bir yönden diğerine döndürme, elbisenin içini dışına döndürmek, çokça evrilip çevrildiği, döndüğü için kalbe denir, içi taşla ya da tuğlayla örülmemiş kuyu (11)


Kalb : Ayak basıldığında toprakta çıkan kalıptır. Sonra tersine çevirmeye “kalb etme” denmiştir. Toplayıp dağıtan merkeze, yani döndüren merkeze kalp adı verilmiştir. İnsanda kanı devrettiren göğüsteki merkeze kalb, haberleri döndüren baştaki merkeze (beyne) de kalb denmiştir. (12)


Göğsümüzün içinde bulunan, vücudumuza kan pompalayan bir organımız var. Ve aynı kökün bu iş bir merkezden yapıldığı için ve yine kalb de bedenin bir merkezi olduğu için “merkez, santral” anlamı var. Toplamda elimizde başın iç tarafını ifade ettiğini düşündüğümüz bir “sadr” kelimesi var ki açıkça “baş” anlamında. Ve “kalb” kelimesinin ise bir organımıza isim olması dışında bir de “merkez, santral” anlamına gelmesi var. Şimdi bu bilgiler ile Hac suresi 46. ayeti yeniden inceleyelim:


Hac 46: Yeryüzünde hiç yolculuk etmediler mi? Onlara kalpler oldu, ki onunla aklederler veya kulaklar, ki onunla işitirler. Zira kör olan o basiretler; gözler değildir kör olan “o başların içinde: beyinlerde bulunan o merkezlerdir”


Sorumuza cevap niteliğindeki cümle; “asıl kör olan yani göremeyen başın içinde: beyinde olan merkezlerdir.” Yani “sadr” kelimesi baş anlamına geliyor. Sorun orda değil. Sorun “el kulubihim” ifadesine “kalb” anlamı verilmesinde. Bu yüzden çıkış yolu olarak da bu ayette “sadr” kavramına göğüs anlamı verilmek zorunda kalınıyor. Peki doğru meal bu ise yani “sadr” kavramı beyni yani başın iç tarafını ifade ediyorsa asıl kör olanların gözler değil bu “beynin içindeki merkezler” olması gerekir. Daha basit bir ifadeyle beyindeki merkezleri “kör” olan bir kimsenin gözleri sapsağlam olduğu halde yine de “görememesi” gerekir. Ki verdiğimiz meali doğruyalım. O halde beynimize görsel bir bakış attıktan sonra görme nasıl gerçekleşiyor ona bakalım.



“ Kıvrımlı bir yüzeyin her noktasına düşen ışık ışınları, farklı yönlere doğru kırılırlar. Göz, çevreden sürekli olarak gelen bu fotonları yakalamak için özelleşmiş bir organdır. Gözün giriş bölgesi olan göz bebeğinden (pupil) geçerek içeri giren ışık ışınları, daha sonra özelleşmiş sinir tabakasına ulaşarak geliş açıları, şiddetleri, vb. fiziksel özelliklerine göre çeşitli biçimlerdeki elektrokimyasal sinyallere dönüştürülürler. Bu sinyaller, sinir hücreleri üzerinde beyne taşınır ve beyinde bu sinyalleri okumak üzere özelleşmiş diğer sinir hücrelerince değerlendirilirler. Bu değerlendirme sonucunda bazı kimyasallar oluşturulur ve biz buna uygun tepkiler (düşünce, refleks, vb.) geliştirdiğimizi "sanarız".


Burada önemli bir noktayı belirtmekte fayda vardır: herhangi bir şeyi gören, gözümüz değildir; beynimizdir. Gözün tek görevi, etraftan gelen ışık ışınlarını elektrokimyasal sinyallere dönüştürerek, beyne bilgi sağlamaktır. Beyinde gözden gelen sinyalleri değerlendirmek üzere özelleşmiş olan bölgelere hiyerarşik olarak iletilir ve değerlendirilirler. Bu sinyaller sonucunda, beynin farklı bölgelerindeki hücreler, farklı kimyasallar salgılayarak gördüğümüz "şey" in algılanmasını sağlarlar. Beynin göz ile ilgili verileri değerlendiren iki temel bölgesi bulunur. Görsel Korteks ve Superior Colliculus” (13)


İnsanın görme becerisi için birçok farklı bilimsel kaynakta birçok farklı şekilde açıklamalar mevcut. Ancak ben makalemin olabildiğince anlaşılır olması için en sade ifadelerin yer aldığı bilimsel kaynakları tercih ediyorum. Beynimizin farklı kısımları farklı becerilerimiz için özelleşmiş merkezlerden oluşuyor. Söz konusu görme işlevi olduğunda ise gözün görme işlevinde bir aracı olduğunu, asıl görme merkezinin beynin arka kısmında yer alan “oksipital lob” olduğunu görüyoruz. Birçok farklı bilgi sonrasında bugün Non-teistlerin kendisinden başka kaynak kabul etmedikleri “bilimin” asıl görenin göz değil beyin olduğunu ve görme söz konusu olduğunda işin çoğunun beynin arka kısmındaki “görme merkezlerinde” gerçekleştiği sonucuna ulaştığına şahit oluyoruz. Bugün bilinmeyen şey ise Rabbimizin aynı gerçeği Hac suresi 46 . ayette bizlere bildiriyor olduğudur. Her zamanki gibi Rabbimizin öğrettiğiyle ayetteki harekeyi veya özneyi değiştirmek yerine bakış açımızı değiştirerek ayetin olması gereken mealine ulaştık.


Tam burda şunu ifade etmeliyim: ayetin mealinden de fark ettiğiniz üzere “o beyinlerin içindeki o merkezler” kullanımı “marife” yani belirlilik takısı ile geliyor. Biz şu ana kadar Hac suresi 46. Ayetin sadece son cümlesini inceledik. Bu cümledeki bilimsel bir gerçeği tek başına ele aldık. Ayetin tamamını inşaAllah bu makalenin devamı olarak diğer bölümlerde ele alacağız. Söz konusu marife kullanım aynı surenin 32. Ayetinde de mevcut. Ve biz bu ayeti de aynı çerçevede yine daha sonra işleyeceğiz. Şimdi “sadr” kelimesinin geçtiği farklı ayetlere bakalım.


Nas Suresi

1: Söyle! “ İnsanların Rabbine sığınırım,

2: İnsanların hükümdarına,

3: İnsanların ilahına,

4: Sinerek, gizlenerek “vesveseleri fısıldayanın” şerrinden.

5: O ki insanların “sudurları içine” “vesveseleri: kötü düşünceleri fısıldar.”

6: Hem o cinlerdendir hem de o insanlardan.”


Yine bu ayetleri okuyan herkesçe bilindiğini zannettiğim bir sure. Türkiye de “muhafazakar” bir aile de doğup da bu sureyi bilmeyen bence yoktur. Şeytandan, cinden, kötülükten korunmak için hepimiz ezbere biliriz. Tabi sadece Arapça okunuşunu. Tür olarak İnsan veya Cine mensup olan “el hannas olan el vesvas” lar. Bu akıl sahipleri insanlara el hannas; sinerek, gizlenerek, kendileri geri planda kalarak; “vesvese”; kötü düşünceleri sürekli tekrarlıyorlarmış. Vesvesenin kök anlamı incelendiğinde “sürekli aynı şeyleri tekrarlamak, söylemek" olduğu anlaşılıyor.” (14) Fakat Kur’an'da geçtiği tüm ayetlerde olumsuz bir anlamı barındırdığı için bu sürekli dayatılan şeylerin kişiye fayda sağlamayan “kötü şeyler” olduğu sonucu çıkıyor. Taha suresi 20. ayet ve Araf suresi 120. ayette şeytanın “Adem ve zevcine” "vesvese verdiği” bildiriliyor. Şeytanın sürekli tekrarladığı şey ise elbette “kötü” bir şeydir.


Bir örnekle ifade edeyim. İçki bağımlısı bekar bir adamı düşünelim. Çalıştığı iş yerindeki arkadaşlarına sürekli nasıl içtiğinden, nasıl eğlendiğinden, ne kadar güzel vakit geçirdiğinden bahsediyor. Her akşam evinde, her hafta sonu dışarda az veya çok içki içiyor. Ve maceralarını hiç ağzından düşürmüyor. Tabi ki sürekli iyi taraflarını anlatıyor. Yanına bir arkadaş bulmak için iş yerinde sürekli konuşuyor. Yani kötü düşünceleri fısıldıyor. Ve sonunda ağına takılan ve evli olan bir arkadaşıyla önce kendi evinde daha sonra da dışarda birlikte alkol almaya, her hafta bir yerde sabahlamaya başlıyorlar. Fazlasıyla uyanık ve asıl amacı “sömürmek” olan bağımlımız dışarda alkol için ödenen hesapları bir şekilde günün sonunda arkadaşına ödetiyor. Tıpkı şeytan gibi sürekli aynı şeyleri tekrarlayarak sonunda arkadaşının “aklını çelen” bağımlımız konu hesab ödemeye gelince yine şeytan gibi yan çiziyor. “Kafasına girmek” diye bir deyim vardır örneğin. Bir kimseye istediğimiz bir şeyi yaptırdığımız zaman kullanırız. İşte bu örnekte de olduğu gibi Nas suresinde anlatılan vesveseciler insanların “başlarına, beyinlerine, algılarına, zihinlerine” fısıldarlar. Ve bu kavramları karşılamak için Kur’an’ın kullandığı kelime "başın iç tarafı anlamına gelen" “sadr” dır.


Zihninizde şöyle bir düşünce belirebilir. “Sadr beyindir diyorsun ama ayetlerde sürekli başın içinde olduğunu da ekliyorsun, sadece beyin demiyor algı, zihin gibi farklı kelimeler de kullanıyorsun." Şöyle ifade edeyim: Aslında tam olarak “sadr sadece beyindir” demiyorum. Makalemizin amacı “Kur’an’da beyinden bahseden ayetleri bulmak”. Bilimin literatüründe bugün kullanılan kavramlar olan “beyin, zihin, algı, bilinç, irade, düşünce” gibi kavramları bilimin kendisi de tamamen birbirinden bağımsız olarak ele alamıyor. Çünkü insan gibi, görebildiğimiz şeyler içinde belki de en çetrefilli organizmayı tanımlayan kavramlar olarak, fıtratları buna uygun değil. Nasıl insanın bedenini bir bütün olarak ele aldığımızda ancak doğru sonuçlara ulaşabiliyorsak, bu beden ile açığa çıkan soyut kavramları da bir bütün olarak ele almalıyız. Şunu demek istiyorum; “Sadr” kavramı Kur’an’da beyin ve onun işlevlerine dair bir karşılığı içeriyor. Ve ayetlerle görebildiğim, anlayabildiğim kadarını aktarmaya çalışıyorum. Lakin beyin nasıl tek başına çalışan bir organ değilse “sadr” da sadece beyni kapsayan bir kelime “Olmayabilir.” “Merkezinde beynin olduğu ancak başka organlar ile de karşılıklı bir alışverişin sonucunda oluşan “tanımları, işlevleri” de içeriyor olabilir. Yani ya “sadr = beyin” ya da “sadr = beyni de içine alan, ya da beyin ile ancak bir kavram-tanım olabilen bir üst başlık." Her iki ihtimalle de sorumuzun doğru cevabı olduğu konusunda bir şüphe yok.


Son olarak Mülk suresi 13. ayeti inceleyelim;

"Sözünüzü gizleyin yahut açığa vurun; şüphesiz O "o sudurların zatını" belgeleyendir."

Adetim üzere söz konusu ayette de sadece konuyla ilgili noktalara değineceğim. O yüzden "belgeleyendir" kullanımının sebebine değinmeyeceğim. İlk olarak ayette "söz" olarak meal verdiğimiz kelimenin orijinali olan "kavl" kelimesini irdeleyelim.


Kavl Kaf-vav-lam; Tek bir sözcük olsun ya da bir cümle olsun konuşmayla açığa çıkarılan harflerden mürekkep şey, konuşmayla açığa çıkarılmazdan önce nefste/akılda tasavvur edilen şey. (15)

Kavl : Birlikte bir iş yapan kimseleri, belli bir sesle kumanda eden kimsenin adından gelişmiş bir kelimedir. Bu sesten kinaye olunmuştur. Kelamdan farkı bağlayıcı olmasıdır. Türkçe 'deki ”söz“ kelimesi de böyledir. O halde “söyle” olarak tercüme edilmelidir. (16)


Müfredattan; konuşurken ağzımızdan çıkan her sözcüğü içerdiğini görüyoruz "kavl" kavramının. Aynı zamanda daha sonra söyleyemeyi planladığımız henüz ağzımızdan çıkmamış olan nefsimizde tuttuğumuz sözcüklerde "kavl" kavramına dahil. Süleyman Karagülle ise kavramın kökünün bir iş birlikte yapılırken konuşan kimseden kaynaklandığını belirtiyor. Her iki bakışta da merkezde "konuşmayla açığa çıkan, harflerin anlamlı birleşiminden oluşan harf topluluklarını" görüyoruz. Ayette Rabbimiz bir sözü konuşarak söylesek de söylemeyip nefsimizde gizlesek de bildiğini ve bu durumun belgelendiğini söylüyor. Ve bu işlev için adres gösterdiği yer "o sudurların zatı." Yani "başın içindeki o merkezlerin zatı." "Zat" kavramı için Müfredatta Rağıp el İsfahani sözcüğün edat olarak cins ve türlerin niteliklerini anlatmak için kullanıldığını ifade ediyor. Yine kavramın "bir şeyin özüne, kendisine" işaret ettiğini düşünen dilcilerin bu tespitlerine de yer vermiş. (17)


Bu karşılığı yerine koyduğumuzda ise şöyle bir sonuç çıkıyor önümüze; Rabbimiz sözümüzü gizlesek de açığa vursak da belgeleyendir: "Sudurların; özellikleri-nitelikleri-işlevleri ile belgeleyendir" veya "sudurların özünü-kendisini belgeleyendir." Yani ya konuştuğumuz her şey sudurların aracılığıyla belgeleniyor. Ya da konuştuğumuz her şey sudurların kendisinde belgeleniyor. Her halükarda ayet zihnimizde cümleler oluşturup bunlarla konuşma becerimizden bahsediyor. Ve bu becerimiz için "sadr" kavramını kullanıyor. O halde harfleri belli bir düzenle biraraya getirip konuşma yeteneğimizin kaynağı-yeri "sadr" kavramı. Bakalım konuşma nasıl gerçekleşiyor;


"Konuşmanın oluşumu, düşünceleri kelimelere dökmek, anlaşılır bir cümle oluşturmak ve sonra doğru sesleri çıkarmak için ağzı gerçekten hareket ettirmek gibi çok farklı süreçler gerektirmektedir. Beynin konuşmada rol oynadığı bilinen birkaç bölümü bulunmaktadır. ....


Konuşma, beynin birçok bölgesinin birlikte çalışma aktivasyonuna dayanmaktadır. Broca alanı ve Wernicke alanı, beynin konuşmaya dahil olan ana bileşenleri olarak kabul edilir, ancak beynin diğer kısımları da konuşulan kelimeleri oluşturmak için ağız kaslarını koordine etmede önemli bir rol oynamaktadır. Çoğu insanda, konuşmayla ilgili beyin aktivitesi beynin sol tarafında gerçekleşir. Bu parçalardan herhangi birinin hasar görmesi veya yaralanması afazi veya apraksi olarak bilinen konuşma sorunlarına yol açabilir. Dil ve konuşma terapisi bu koşullara sahip kişiler için faydalıdır. Beyin hasarından sonra tam konuşma becerilerini geri yüklemek her zaman mümkün olmasa da, iyileştirmeler yapılabilir." (18)


Kaynakçadaki linkte konuşmada rol oynayan bütün beyin bölgelerine dair ayrıntılı bilgi var. Ben sadece "düşünceleri kelimelere dökerek konuşmak" eyleminin mimarının beyin olduğunu ifade etmek adına ilgili kısımları paylaştım. Henüz açıklanmamış olan düşünce de konuşma olarak açığa çıkan sözcüklerde beyinde ortaya çıkıyor. Ve Kur'an bu tanımlamalara karşılık olarak "başın iç kısmı" anlamına gelen "sadrı" kullanıyorsa o halde "sadr" anlamını doğrular şekilde "beyni" ifade ediyor demektir.


"Peki işaret dilini kullananlar ne olacak? Tanrı içimizde gizlemediğimiz ama konuşma ile de anlatmadığımız bu şeyleri de belgeliyor mu?" Soru içinde soru oldu. Yola Non-teist bir soruyu cevaplamak için çıkmıştık. Ve bu satırları yazarken yaptığım empati sonucunda bir Non-teist soruyla daha karşılaştık. Ona da hemen cevap verelim;


"Konuşma ve anlama nasıl gerçekleşiyor?

Konuşmanın sağ elini kullanan kimselerde önemli ölçüde beynin sol yarısı tarafından kontrol edildiği bilinmektedir. Felç geçiren yani beynindeki damarlardan bazısı tıkanan hastalarda, eğer beynin sol yarısı etkilenmişse, hastanın konuşması da büyük ölçüde hasar görür. Son olarak işaret dilini kullanan sağır ve dilsizlerden felç geçiren hastalarda da aynı sonuçlara ulaşıldı. Yani işaret dilini kullanarak konuşanlar da, aynı normal konuşanlarda olduğu gibi, beyinlerinin sol yarısındaki konuşma merkezlerini kullanıyorlar ve konuşma merkezini etkileyen bir felç geçirdiklerinde işaret dilini kullanma becerilerini kaybediyorlar. Bu durum doğuştan özürlü yani normal konuşmayı hiç öğrenmemiş kimseler için de geçerlidir." (19)


İşaret dilini kullananlar da birbirleriyle iletişim kurarken yani "düşüncelerini açığa çıkarırken" beyinlerini kullanıyorlar. Ve "o sudurların zatı" yani "o beyinlerin zatı" ile Rab de bu konuştuklarımızı belgeliyor. Zaten işaret dilini kullananlar için "işaret dili ile konuşanlar" diyoruz. Onlar sadece konuşurken farklı bir dil kullanılıyorlar. Onların kelimeleri sesten değil "görsel işaretlerden" oluşuyor. Rabbimiz bunu da bizlere aktarıyor. Nerde mi? Mülk suresi 13. ayete tekrar gidelim:


Mülk 13

"Sözünüzü gizleyin yahut açığa vurun; şüphesiz "o beyinlerin zatını" belgeleyendir"


Ayette "açığa vurun" olarak meal verdiğim kelime cim -he-ra kökü. Müfredatta şu açıklama kaydedilmiş: "bir nesnenin görme ya da işitme duyusunun algılamasına ifrat derecesinde zahir, açık olması ya da hale gelmesi." (20) Bu özellik ayette "sözcükler" için kullanılıyor. Düşüncemizi ifade etmek için kullandığımız sözcükler için şaşırtıcı şekilde Rabbimiz sadece işitme duyumuz için değil diğer bir ihtimal olarak görme duyumuz için de apaçık hale gelebileceğini söylüyor. Bugün hiç kimse konuşurken ağzından çıkan sözcükleri göremediğine göre "görme duyusuna açıkça ortaya çıkan sözcükler" işaret dilini konuşanların sözcükleri olan "işaret dilinin sembolleridir." Yani Rab işaret dilini kullananların da sözlerini belgeleyendir.


Meramımı yeterince anlatabildiğime inanıyorum. Sadr kavramı Kur'an'da 46 ayette geçiyor. 16 tanesi "marife" yani belirli olarak geçiyor. Ben bütün marife kullanımların insan beynini ifade ettiğini düşünüyorum. Makalemizde incelediğimiz Hac suresi 46. ayet ve Mülk suresi 13. ayet de bu marife kullanıma örnek. Nas suresinde ise zaten "insanların suduru" yani "insanların beyni" olarak geçiyor. Verdiğim bütün ayetlerdeki "sadr" kullanımının insan beynini karşıladığını düşünüyorum. Marife olmayan diğer ayetlerdeki kullanımlarında beyni de kapsayan başkaca daha üst bir tanım var mıdır? Yoksa onlarda bire bir "insan beynini" farklı açılardan anlatan ayetler midir? Onu da Alemlerin Rabbi olan Allah biliyor. Diğer bölümlerde görüşmek üzere.




Kaynakça

6: Rağıb El İsfahani, Müfredat, Yusuf Türker Çevirisi, S: 648

8: Rağıb El İsfahani, Müfredat, Yusuf Türker Çevirisi, S: 1362

9: Rağıb El İsfahani, Müfredat, Yusuf Türker Çevirisi, S: 835

11: Rağıb El İsfahani, Müfredat, Yusuf Türker Çevirisi, S: 1212

15: Rağıb El İsfahani, Müfredat, Yusuf Türker Çevirisi, S: 1224

17: Rağıb El İsfahani, Müfredat, Yusuf Türker Çevirisi, S: 582

20: Rağıb El İsfahani, Müfredat, Yusuf Türker Çevirisi, S: 354

Comments


bottom of page